Bodrum limanına denizden yaklaşırken, güneş inmeye başladığında, kale önce bir gölge olarak çıkar karşınıza. Sonra duvarlar netleşir, sonra kuleler ayrılır birbirinden, sonra taş sıcak bir renge döner — günün son ışığı hep oraya, en yükseğe vurur. Çoğu misafir bakar, güzel bulur, fotoğraf çeker. Az kişi sorar: bu taşlar kaç dilde konuşmuş?
Kalenin ilk adı Bodrum değildi. Şövalyeler ona Aziz Petrus'un adını vermiş, "San Pietro" demişlerdi. Zamanla halk dilinde bu isim yumuşadı, "Petronium" oldu, sonra da bugünkü haline büzüldü: Bodrum. Bir kentin adı, bir kalenin adından türedi — pek rastlanmayan bir şey.
Yüz Yirmi Yıllık Bir İnşa
İnşaata 1402'de başlandı. Yapanlar, merkezleri Rodos'ta olan Aziz Yuhanna Şövalyeleri'ydi; güçlenen Osmanlı'ya karşı anakarada güvenli bir nokta arıyorlardı. Bodrum'u seçtiler, çünkü zaten kaleli olan Kos'a yakındı. Ama kale tek bir milletin eseri değildi — İtalyan, Fransız, Alman ve İngiliz şövalye grupları, her biri kendi bölümünü kendi üslubuyla yükseltti. Bu yüzden bugün hâlâ dört ayrı kule var, her biri kendi ülkesinin adını taşıyor; en yükseği Fransız Kulesi, deniz seviyesinden kırk yedi buçuk metre. İnşaat, aralıklarla, yaklaşık yüz yirmi yıl sürdü.
Ödünç Taşlar
Bazı duvarlar başka bir yapıdan geldi. 1494'te şövalyeler kaleyi güçlendirmeye karar verdiğinde, o sıralar zaten harap durumda olan bir yapının taşlarını kullandılar: dünyanın yedi harikasından sayılan Halikarnas Mozolesi'nin taşları. Kraliçe Artemisia'nın kocası için yaptırdığı o anıt mezar, bir depremle çoktan yıkılmıştı; taşları da denize en yakın kaleye taşındı. Yani bugün kale duvarına elinizi koyduğunuzda, dokunduğunuz taş belki de iki bin yıl önce başka bir yasın parçasıydı.
Şapelden Camiye, Zindandan Müzeye
1523'te Kanuni Sultan Süleyman, Rodos'u aldıktan sonra Bodrum Kalesi de Osmanlı'ya geçti. Şövalyelerin şapeli minareyle donatılıp camiye çevrildi. Kale sonraki dört asır boyunca çoğunlukla askeri üs, zaman zaman da hapishane oldu. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra kırk yıl kadar boş kaldı; kimse ne yapacağını bilmedi. Sonra, 1960'ların başında, deniz dibinden çıkan bir yükün ev sahibi olmaya karar verdi: Sualtı Arkeoloji Müzesi. Bugün İngiliz Kulesi'nin serin taş odalarında, bir zamanlar Kaş açığında batan bir geminin yükü sergileniyor — o kulplu bakır külçeler, o kehribar, o skarabe. Kale, bir savunma yapısından bir hafıza yapısına dönüştü, ama hiçbir zaman bekçiliği bırakmadı.
Bugün her tekne, limana girerken ya da çıkarken bu duvarların altından geçer. Çoğu misafir kaleye bakar ama görmez; bir dekor sanır. Oysa yukarıdaki her taş sırasıyla bir tapınağın, bir şövalyenin, bir sultanın, bir dalgıcın elinden geçmiş. Akşam ezanı kaleden değil ama hemen yanı başındaki camiden yükseldiğinde, ses taşların arasında bir süre dolanır — sanki hâlâ oradaki herkese, bütün o dillere birden sesleniyor gibi.
Demir atmadan önce, bir kez de öyle bakın: güneş inerken, Fransız Kulesi son ışığı tutarken. O taş size bir şey ispatlamaya çalışmıyor. Sadece orada duruyor — beş yüz yıldır aynı sabırla.
GÜNLÜK TURLAR →