SEDİR ADASI · GÖKOVA KÖRFEZİ

Gökova'nın içine doğru sabah erken girildiğinde deniz uzun süre dümdüz kalır. Rüzgâr henüz uyanmamıştır; su o kadar durgundur ki tekne kendi gölgesinin üstünden geçer gibi gider. Körfezin dibine yaklaştıkça kıyılar birbirine sokulur, çamlar suya iner, ve içeride, sağ omzunuzda, alçak bir ada belirir. Uzaktan sıradan görünür. Yaklaşınca, taşların arasında bir tiyatronun basamakları seçilir.

Adanın adı bugün Sedir. Eskiden Kedreai deniyordu — sedir ağacından gelen bir isim. Karadan kopmuş gibi durur ama aslında körfezin en korunaklı köşesindedir; bu yüzden hem antik çağda bir liman kenti olmuş, hem de bugün demir atmak için sakin bir yer.

Taşların Arasında Bir Kent

Adaya çıkınca insanı ilk karşılayan yeşil değil, taştır. Bir Dor kentinin kalıntıları: sur parçaları, bir tapınağın devrilmiş sütun kasnakları, denize bakan bir tiyatronun oturma sıraları. Basamaklara oturup karşıya baktığınızda, iki bin yıl önce başka birinin de tam oraya oturup aynı suya baktığını düşünmek zor değil. O zaman da sahne değişmiyordu herhalde: aynı çam kokusu, aynı ağustosböceği, öğleden sonra aynı yönden gelen hafif bir kıpırtı.

Kent zamanla boşaldı, taşları otların altında kaldı. Ama tiyatronun oturağı hâlâ oradadır; oturursanız taşın gün boyu tuttuğu sıcaklığı avucunuzda hissedersiniz.

Efsane ve Jeoloji

Asıl mesele adanın küçük bir köşesindedir: bembeyaz, tuhaf ince bir kum. Avucunuza aldığınızda un gibi değil, minik yuvarlak boncuklar gibidir; parmakların arasından kayar ama toz bırakmaz. Anlatılan hikâye şudur: Roma'nın komutanı Antonius, Mısırlı kraliçesi Kleopatra buraya yüzmeye gelsin diye kumu ta Kuzey Afrika'dan gemilerle getirtmiştir. Güzel bir hikâye; adaya adını da o vermiş sanki.

Jeologlar tanelere yakından bakmış. Her biri küçük, yuvarlak, sedefsi — bunlara ooid deniyor, kirece doymuş sığ ve sıcak bir suyun içinde, katman katman, sabırla oluşuyorlar. Yani bilim, kumun Mısır'dan gelmediğini, buranın kendi sularının işi olduğunu söylüyor. Belki de en doğrusu ikisini yan yana bırakmaktır: bilim taneyi açıklar, efsane ise insanın neden bu kadar naçizane bir kuma bunca hikâye yakıştırdığını.

Sedir Adası'nın beyaz kumlu sahili ve arkasındaki antik Kedreai taşları
KRALİÇE KUMU · SEDİR ADASI

Dokunulmayan Sahil

Bu kum o kadar az bulunuyor ki, yıllar içinde ayaklara ve havlulara yapışıp taşına taşına azalmaya başladı. Bir zamanlar üstüne serbestçe uzanılan sahil, artık koruma altında. Kuma doğrudan basılmaz; kıyı boyunca ahşap platformlar var, gezinti onların üzerinden yapılıyor. Denizden çıkarken de ayaklarınızı yıkamanız isteniyor — bir tek tane bile yanınızda gitmesin diye. Kimine fazla katı gelebilir. Ama bir şeyin neden korunduğunu anlayınca, kural yük olmaktan çıkar.

Bir charter misafiri için bunun anlamı basit: adaya sabah erken, kalabalık binmeden gelmek en iyisi. Tekne koya demirler, misafirler servisle karaya çıkar, kumu uzaktan görür, tiyatroda oturur, sonra suya döner. Kuma sahip olamazsınız; zaten mesele o değil. Mesele bir sabah, iki bin yıllık taşların arasında, dünyanın az yerinde bulunan bir beyazlığın kenarında durabilmek.

Dönerken tekneye bakın: kumdan hiçbir şey getirmediniz, ama koku aklınızda kaldı — ısınmış taş, çam, biraz da tuz. Ada arkanızda yavaşça küçülürken, tiyatronun basamakları son bir kez görünür, sonra çamların arasına çekilir.

Sedir Adası'nı doğru saatte, doğru sırayla görmek rotanın kurgusuna bağlı. Gökova'nın dip koylarını sabahın sessizliğinde gezecek bir seyir tasarlayalım mı?
ROTA TASARIMI →