Sabahın erken saatlerinde, güneş henüz Bodrum kalesinin surlarını ısıtmadan, küçük ahşap tekneler sessizce limandan ayrılırdı. Teknelerde oturan adamlar pek konuşmazdı. Denizi bilirlerdi — neresinde ne derinlikte ne bulunacağını, hangi koyun dibinde sünger tarlalarının uzandığını, hangi mevsimde akıntının tersine döndüğünü. Bu bilgi kitaptan değil, babadan oğula, ustadan çırağa geçerdi. Ve her sabah, o teknelerden biri onları bir daha geri döndürmeyebilirdi.
Bir Şehrin Geçim Kaynağı
19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortasına kadar, Bodrum'un ekonomisi büyük ölçüde denizin dibinde yatıyordu — kelimenin tam anlamıyla. Ege ve Akdeniz kıyılarında toplanan deniz süngerlerine Avrupa'dan yoğun talep geliyordu: Rodos'tan İtalya'ya, Fransa'dan Yunanistan'a uzanan bir ihracat ağı, bu küçük kasabanın ayakta durmasını sağlıyordu. Hamamlar, hastaneler, boyacılar ve sıradan evler — hepsi doğal süngere muhtaçtı, ve o süngerler Bodrum'un sularından çıkıyordu.
Osmanlı döneminde sünger avcılığı, ticari bir faaliyet olmanın çok ötesine geçmişti. Kasabada bir hiyerarşi vardı: tekne sahibi reis, deneyimli avcılar ve genç çıraklar. Sezon ilkbaharda açılır, sonbaharda kapanırdı. Avcılar bazen haftalarca evden uzak kalır, Ege adaları arasında koydan koya dolaşarak çalışırlardı — bugünkü Mavi Yolculuk'un güzergahlarını, ama çok daha sert koşullarda.
Nefes, Derinlik ve "Vurgun"
Sünger avcılığının en eski ve en tehlikeli biçimi, bugün "serbest dalış" ya da "apne" dediğimiz şeydi: tek bir nefes, hiçbir ekipman, sadece ağırlık olsun diye bele bağlanan bir taş. Deneyimli avcılar 30 ila 40 metreye rahatlıkla inebilirdi — bu derinlik, günümüzün rekreasyonel dalış sınırlarını çoktan aşar. Dipte geçirilen süre kısaydı, ama yıllarca tekrarlanan bu iniş-çıkışların bedende bıraktığı iz kalıcıydı.
Denizin dibinde zaman farklı işler. Akciğerler sıkışır, kulaklar uğuldar, gözler yarı karanlıkta sünger tarlasını arar. Yukarıdaki tekne, bir umut gibi görünür.
19. yüzyılın sonlarında Yunan adalarından gelen dalgıçlarla birlikte Bodrum'a bir yenilik girdi: bakır miğferli ağır dalış kıyafeti ve kompresör. Bu ekipman sayesinde çok daha derin sulara, çok daha uzun süre inebilmek mümkün oldu. Ama beraberinde bir kabus getirdi: dekompresyon hastalığı, avcıların "vurgun" dediği şey. Çok hızlı yüzeye çıkıldığında kanda oluşan azot kabarcıkları, felce ve ölüme yol açabiliyordu. Tıp bilgisi henüz o kadar ilerlememişti; pek çok avcı, nedenini bile tam anlayamadan hayatını kaybetti ya da sakat kaldı. Bodrum'un eski mahallelerinde, o dönemden kalma tekerlekli sandalyeler bugün hâlâ bazı ailelerin hafızasında yaşıyor.
Halikarnas Balıkçısı'nın Gözleri
Cevat Şakir Kabaağaçlı, 1925'te sürgün olarak geldiği Bodrum'da bu dünyayla yüz yüze geldi. Sünger avcılarıyla vakit geçirdi, onların teknelerine bindi, hikayelerini dinledi. Yazdığı hikayeler ve romanlar, o güne kadar Türk edebiyatında neredeyse hiç görülmemiş bir dünyayı sayfaya taşıdı: denizle hem geçimlik hem de varoluşsal bir ilişki kuran, tehlikeyi meslek edinmiş, sessiz ve onurlu insanlar.
Halikarnas Balıkçısı bu insanlara hayranlık duyduğunu açıkça yazdı. Onları yüceltmedi — idealize etmedi, romantize etmedi — sadece gördüklerini, duyduklarını aktardı. Bu yüzden o satırlar bugün hâlâ canlı: gerçek bir mesleğin, gerçek bir tehlikenin ve gerçek bir kasabanın belgesi.
Müzedeki Ekipmanlar, Sudaki Sessizlik
20. yüzyılın ortasından itibaren sünger avcılığı hızla geriledi. Sentetik sünger üretiminin yaygınlaşması, doğal sünger talebini büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Ege'nin bazı koylarında sünger tarlalarını aşırı avlayan dalgıçlar denizin dibini boşalttı. Meslek, bir kuşak içinde neredeyse tamamen yok oldu.
Bugün Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi'nde o döneme ait ekipmanlar sergileniyor: bakır miğferler, ağır kıyafetler, hava hortumları. Camın arkasından bakıldığında, bu nesnelerin ne anlama geldiğini — arkasındaki bedeni, nefesi, derinliği — hayal etmek gerekiyor. Bodrum'un eski mahallelerindeki taş evlerin bazıları, o aileler tarafından sünger ihracatından kazanılan parayla yapıldı. Kasabanın bugünkü karakterinin, o sessiz, tehlikeli mesleğe ne kadar çok şey borçlu olduğunu çoğu zaman fark etmeyiz.
Sabah erkenden limandan ayrılan o ahşap tekneler artık yok. Ama aynı sularda bugün hâlâ bir şeyler aranıyor — farklı bir hızla, farklı bir konforla, ama aynı merakla. Belki de denizin bu kıyılarda insanı kendine çekmesinin nedeni hiç değişmedi: her zaman dibinde bir şeyler saklıdır.
GÜNLÜK TURLAR →